|
||||||||||||||||||||||
|
|||||||
|
Kayıt ol | Resim Upload | Üye Listesi | Forumera Posta Kutusu | Yabancı Mp3 | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
| Hz.Muhammed(s.a.v) & Özlü Sözler & Hadis-i Şerifler Hz.Muhammed'in ve diğer dini alimlerin söyledikleri ibret alıcı özlü sözler ve hadisler |
| Etiketler: bir, gun, hikaye |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Arama | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
|
Özel Üye
![]() |
GÜVENE LÂYIK OLMAK
Tasavvuf tarihinin önemli simalarından Zünnun Mısri (IX. y.yıl) kendisine bir yıl mürid olup hizmet ettikten sonra İsm-i Azam'ı (Allah'ın bütün vasıflarını ifade eden en yüce adı) öğrenmek isteyen Yusuf bin Hüseyin'in arzusunu yerine getirmedi. Bu isteğe gülüp geçti. Aradan tam altı ay daha geçti. Yusuf bin Hüseyin sabırla hizmete devam etti. Bir fırsatını bulup isteğini yine tekrarladı. Zünnun Mısri bu defa Yusuf bin Hüseyin'e ağzı bir bezle bağlanmış bir testi vererek, "Bunun içindeki hediyeyi falan yerdeki filan zata götür" dedi. Dikkatle götürmesini, içindekine bir zarar gelmemesini de ayrıca hatırlattı. Yusuf, hediyeyi aldı ve yola koyuldu. Yolda kendi kendine söyleniyordu: "Bir buçuk yıldır hizmetindeyim, benim bir dileğimi yerine getirmeyen şeyhim, hizmetinde bulunduğum bir buçuk yıldır bir defa ziyaretine bile gelmemiş olan bir dostunu hediye ile taltif ediyor..." Yolculuğu sırasında bir yerde dinlenirken, içini, özenle götürülmesi istenen bu hediye nedir diye şiddetli bir merak sardı. Merakına mağlup olarak testinin ağzandıki bezi çözdü ve açtı. Açmasıyla birlikte bir fare fırt diye atladı ve çalılıkların, arasında kayboldu. Yusuf bin Hüseyin çok üzüldü, pişman oldu. Emanete hiyanet etmişti. Artık götürülecek hediye kalmadığına göre yoluna devam etmesi gereksizdi. Çaresiz üzüntülü ve mahcup bir halde geri döndü. Olacağı kalbine malum olan Zünnun Mısri "Sıradan bir hediyenin bile güvenilemeyeceği bir kimseye İsm-i Azam nasıl emanet edilir?" diyerek her isteyene her şeyin emanet edilemeyeceğini anlatmak istedi. |
|
|
|
|
#2 (permalink) |
|
Özel Üye
![]() |
DAHA SIRA GELMEDİ
Sultan Mahmud Sebüktekin (XI. y.yılın ilk yarısı) tarihte ilk Müslüman Türk devletlerinden biri olan Gaznelilerin en büyük ve en dirayetli hükümdarı idi. Tarihte ilk defa "sultan" adını kullanan Gazneli Mahmud Sebüktekin idi. İslam'ı yaymak için Hindistan'a 17 sefer düzenlemiş olan Sultan Mahmud din ve ilim ulularıyla görüşür, hiç erinmeden ziyaretlerine gider, onların tavsiye ve irşadlarına göre kendini ayarlardı. Birgün vezirleri, kumandanları ile birlikte zamanın tanınmış evliyasından Şeyh Ebu'l-Hasen Harakani'nin ziyaretine gitti. Adamlarından bazıları önce gidip Şeyh'e, hükümdarın kendisini ziyarete gelmekte olduğunu, karşılaması gerektiğini haber verdiler. Şeyh Harakani kös dinlemiş gibi hiç aldırmadı. Yerinden bile kımıldamadı. Hükümdar ve adamları dergahın kapısına kadar geldi. Baş vezir rica etti: "Ey din ulusu, hiç değilse bu değerli hükümdarı odanızın kapısında karşılayın!" Harakani bu kadarını bile yapmadı. Vezir feryad etti. "Ey mübarek insan sen Allah'ın Kur'an'da "Allah'a, Peygambere ve içinizden emir sahibi olanlara itaat edin" buyurduğunu hiç görmedin mi?" Şeyh Harakani cevap mahiyetindeki şu açıklamada bulundu: "Biz o sözünü ettiğin Allah emrinin 'Allah'a itaat ediniz' kısmına o kadar daldık ki, henüz peygambere bile sıra gelmedi. Nerde kaldı hükümdara itaat edelim..." Sultan Mahmud bu açıklama karşısında, Şeyh'in başından beri takındığı tavra zerre kadar kızmadığı gibi, kendi de müritleri arasına katıldı. Yanındakilerle beraber büyük bir saygı göstererek huzurundan ayrıldı. |
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
Özel Üye
![]() |
Hırsız Evliya
Ortaköy Rumlarının gönüllerini İslama çelip çaldığı için Hırsız Aziz, (Hırsız Evliya) derlermiş Rumlar Yahya Efendi'ye. Kosta adında bir Rum Kaptan varmış, şarapçılık yaparmış, çok da içtiği için ayık anı olmazmış. Ama Yahya Efendi'yi nerde görse, eline kapanırmış. Yahya Efendi de sırtını sıvazlıyarak. -Kastın ne Kosta? Niye harâb ediyorsun kendini bu kadar? der gönüllermiş. Bir böyle, iki böyle derken bir gün Marmara Adalarının birinden Ortaköy'e şarap taşırken deniz kabarmaya, dalgalar teknesini tokatlamaya başlamış. Derken fırtına kasırgaya, kasırga kıyâmete dönüşmeye başlayınca, kabaran, köpüren, taşan rahmet deryasında sırılsıklam olan Kosta, riyâsız bir gönülle, içten içeee, dıştan dışa, resmen de alenen de hep sevip saydığı Yahya Efendi'ye yönelerek: - Elimden tut AzizYahya, çek sahile beni, sana bir küp şarabım var, hepsi fedâ olsun sana ... diye içten içe yana göynüye Ortaköy'e ulaşınca, Kosta'yı sevenlerden birisi: - Geçmiş olsun Kosta. bu berbat fırtınayı nasıl aştın sen? Biraz da meczub bir adam olan Kosta, saçını başını eliyle taraklayarak: -Ben aşmadım, aşıranlar aşırdılar. Yine bağışlandı bize canımız. Köyde (Ortaköy) ne var, ne yok? -Hırsız var. -Hırsız. -Hırsız Aziz adamlarıyla birlikte seni mahzeninde bekliyor. -Ne zaman geldiler? -Az evvel. Onlar gönderdiler beni seni bulmaya. - Pekala hadi gidelim -Ben gelmesem, bir mahzuru var mı? - Hayır, hiç bir mahzuru yok ama, sen de gel. - Peki, demiş arkadaşı, gitmişler varmışlar ki, Yahya Efendi ve yâranı Kosta'nın mahzeninde onları bekliyorlar. Kosta ve arkadaşı, loş mahzenin kapısından içeriye girerken, Yahya Efendi: -Gel bakalım Kosta. bir söz attın deryaya, biz de geldik buraya. Tut bakalım sözünü. Bu durum karşısında ne diyeceğini, ne edeceğini şaşıran Kosta, Yahya Efendi'nin ellerine kapanarak: -Aziz Baba, mahzenim feda size, şeref verdiniz bize, siz emredin yeter. Yahya Efendi: -En keskini hangi küpte? Kosta, kovuklardaki bir küpü göstererek: -aha şuracıkta işte. Yahya Efendi: -Onu için hep birlikte. Kosta, elpençe, mahviriyyet içre: -Siz? Yahya Efendi. -Biz de içeriz, merak etme, deyince, Kosta, yıllanmış şarap küplerini açarak, bardak bardak dağıtmaya başlamış. Yahya Efendi de öyle bir sohbet açmış ki orada, ilm-i ledün göklerini oraya boşaltmış. Saatlerce içtikleri halde hiç kimsede en basit bir sarhoşluk alameti görülmeyince, Kosta, arkadaşı ve mahzende çalışan diğer Rumlar birbirlerine bakışmaya başlamışlar. Kosta, arkadaşının kulağına usulca: -Bu işte bir iş var. Bir de biz bakalım şu şarabın tadına, diyerek birer bardak da kendileri içince, gözleri fal taşı gibi parlamış, zira, bakmışlar görmüşler ki Kosta'nın mahzende yıllanmış şarabı taze nar şerbetinde dönüşmüş. İşte Kosta da, arkadaşları da, o günden sonra, mabedlerini de, işlerini de değiştirerek iyi bir Müslüman olmuşlar. |
|
|
|
|
#4 (permalink) |
|
Özel Üye
![]() |
Ağızdaki Taşın Hikmeti Birgün hazret-i Ebû Bekr 'r.a.', hazret-i Fahr-i âlem seyyid-i veled-i âdem Nebiyyi muhterem ve habîb-i mükerremin 's.a.v.' huzûr-ı şerîflerinde, se'âdetle otururlarken; Bir bedbaht kötü huylu kimse; bir edebsizlik edip, Ebû Bekre dil uzatıp, yakışıksız sözler söyledi. Hazret-i Server-i kâinât; o edebsiz, Ebû Bekre edebsizlik etdikce; birşey söylemez, ba'zan da tebessüm eder idi. Hazret-i Ebû Bekr; o bedbaht ve edebsizin edebsizliği haddi aşınca; zarûrî olarak gadaba gelip, birkaç söz söyleyince; hazret-i Fahr-i kâinât, se'âdetle ve devletle yerinden kalkıp, gitdi. Hazret-i Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' Sultân-ı Enbiyânın ardına düşüp, yetişdi ve dedi ki: - Yâ Resûlallah! Niçin, bir hayâsız, edebsizlik edip, gönül incitirken, susu, birşey söylemediniz. Şimdi, ben ona söyleyince, kalkıp, gitdiniz; sebebi nedir. Hazret-i Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn 's.a.v.' buyurdu ki: - Yâ Sıddîk! O hayâsız ve bedbaht sana dil uzatmağa başladığı zemân, Allahü teâlâ bir melek gönderdi ki, o kimseyi karşılayıp, kovacak idi. Sen, hemen gadaba geldin; söylemeğe başladın. O melek gidip, yerine iblîs geldi. İblîs-i la'înin olduğu yerde, ben durmam. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk 'r.a.' ondan sonra, vaktli vaktsiz söz söylememek için, mubârek ağzına bir taş koyar idi. Ne zemân söz söylemek lâzım gelse, evvelâ fikr ederdi. Bir söz söyliyeceği zemân, o sözü kendi kendine nice zemân düşünür, tefekkürden sonra, mubârek ağzından o taş parçasını çıkarıp, ne söz söyliyecek ise söyler idi. Sonra o taş parçasını mubârek ağzına alıp, tesbîh ve tehlîl ile meşgûl olurdu. Kimseye, hayrdan ve şerden dünyâ kelâmı söylemez, eğer kat'î lâzım ise ve çok efdal ise, söylerdi. Yoksa, gecede ve gündüzde tesbîh ve tehlîl ile meşgûl idi. Kaynak: Menakıb-i Çihar Yar-i Güzin |
|
|
|
|
#5 (permalink) |
|
Özel Üye
![]() |
TEVBE Fakih anlatıyor: -Rahmetlik babam (senedi saydıktan sonra) Hz. Ali b. Ebî Talib (r.a.) şöyle dediğini anlattı: -Resûlüllah (s.a.v), müslümanlar arasında kardeşlik bağı kurdu. Bu çeşitten olmak üzere , Said b. Abdullah ile Sa'lebe Ensarî arasında bir kardeşlik bağı kurdu. Bu sırada , Resûlüllah(s.a.v.) , Tebük gazasına çıkmıştı. Said b. Abdullah gaza niyeti ile yola çıktı. Yerine kardeşi Sa'lebe'yi çoluk çocuğunun işi için vekîl bıraktı. Sa'lebe odun taşıyor; su getiriyor. Bütün bunları yaparken , sevabını Allahu Tealadan diliyordu. Bir gün dönüşünde eve girdi. İçeri girince ona iblis geldi: - Şu perdenin arkasına bak, deyince , Sa'lebe, perdeyi kaldırdı ve kardeşinin güzel hanımını gördü. Dayanamadı; yanına girdi onu okşadı. Kadın şöyle dedi: - Ey Sa'lebe! Allah yolundaki kardeşinin bizim için sana bıraktığı hakkı koruyamadın. Bunun üzerine Sa'lebe : - Eyvah, mahvoldum! Diye bağırıp yola düştü. Bir dağa çıktı. Yüksek sesle şöyle yalvarıyordu: - İlahi Sen Sen'sin: ben de benim. Sen mağfiretle karşılayansın. Ben ise, günahlarla, hatalarla huzuruna geldim... Resûlüllah (s.a.v.) gazadan döndükleri zaman, herkes kardeşini karşılamaya geldi. Ama, Said'in kardeşliği gelmedi. Said evine gitti; hanımına sordu: - Allah yolunda kardeş olduğumuz Sa'lebe nerede? Kadın şöyle anlattı: -O kendini hatalar denizine attı; dağa doğru çıkıp gitti. Said kardeşini aramak üzere yola çıktı; gidip buldu. Sa'lebe yüzüstü düşmüştü. Başını iki eli arasına almıştı. Yüksek sesle şöyle diyordu: - Zillet makamım ne kadar düşük! Rabbine âsi olan kimsenin makamı nasılsa öyle... Said ona şöyle dedi: - Kalk ey kardeşim, bu gördüğüm hâl nedir? Sa'lebe şöyle dedi: - Seninle gelemem. Ancak, şu şekilde gelebilirim: Elimi boynuma bağlamalısın. Zelil bir kul, efendisinin kapısına nasıl götürülürse öyle götürmelisin. Said onun dediğini yaptı. Sa'lebe'nin Hamsane adında bir kızı vardı. Gelip babasını aldı; Hz. Ömer (r.a)'in kapısına götürdü. Evden içeri girdiler. Sa'lebe , Hz. Ömer(r.a.)'e şöyle dedi: - Allah yolunda gazaya çıkan kardeşimin hanımına dokundum. Benim için tevbe yolu varmı? Hz. Ömer (r.a.) şöyle dedi: - Git yanımdan, saçlarından tutup seni ezmek istiyorum. Buradan çık, git; benim yanımda sana yer yok. Buradan çıkınca , Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in yanına gitti; şöyle dedi: - Allah yolunda gazaya çıkan kardeşimin hanımına dokundum. Benim için tevbe yolu varmı? Hz. Ebû Bekir (r.a.) şöyle dedi: -Git buradan ; benide kendi ateşini yakma; Bana göre , senin için hiçbir tevbe yoktur. Oradan çıktı; Hz. Ali (r.a.)'nin kapısına gitti. Şöyle dedi: - Allah yolunda gazaya çıkan kardeşimin hanımına dokundum. Benim için tevbe yolu varmı? Hz. Ali (r.a.) şöyle dedi: - Çık git buradan. Bence, senin için bir tevbe yoktur. Buradan çıkınca, şöyle dedi: - Ey kardeşim! Ey kızım! bu üç kişi beni ümitsiz bıraktı. Ümidim o ki, Resûlüllah (s.a.v.) beni ümitsiz bırakmaz. Bunun üzerine kızı, onu Resûlüllah (s.a.v.)'ın yanına götürdü. Resûlüllah (s.a.v.) onu görür görmez şöyle dedi: - " Cehennemin zicirlerini ve bukağılarını, bana hatırlattın." Resûlüllah (s.a.v.)'a şöyle dedi: - Yâ Nebiyyallah! Allah yolunda gazi kardeşimin karısına dokundum. Benim için tevbe yolu varmı? Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: - "Çık buradan ; bana göre hiçbir şekilde senin tevben yoktur." Oradan böyle çıktıktan sonra kızı ona şöyle dedi: - Ey baba, Muhammed (s.a.v.) ve ashabı senden razı oluncaya kadar; sen benim babam değilsin; ben de senin kızın değilim. Bunun üzerine Sa'lebe yüksek sesle: - Yâ Rabbi! Ömer'in kapısına gittim; beni dövmek istedi. Hz. Ebû Bekir'e gittim; beni azarladı, tahkir etti. Hz. Ali'nin yanına gittim; beni kovdu. Peygambere gittim; beni ümitsiz bıraktı. Ey Mevlam! Benim için sen ne yapmayı istiyorsun. Bu duâma "evet" diyecekmisin? yoksa cevabın "hayır" şeklinde mi olacaktır? Bunun üzerine semadan bir melek geldi; Resûlüllah (s.a.v.)'a şöyle dedi: -Allahu Teala soruyor: Halkı sen mi yarattın, yoksa ben mi? Resûlüllah (s.a.v.), Allahu Teala'yı murad edip, şu cevabı verdi: -"Sen, ey efendim!" Bunun üzerine melek şöyle dedi: -Allahu Tealâ şöyle buyuruyor: -Kuluma müjdele; onu bağışladım. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.) ashabına sordu: - "Sa'lebe'yi kim bana getirecek?" Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.) kalktılar: - Biz getiririz, Yâ Resûlallah! Dediler. Hz. Ali (r.a.) ve Selman (r.a.) da kalktılar: - Ya Resûlallah! Biz getiririz, dediler. Resûlullah (s.a.v.) Hz. Ali (r.a.) ve Selman (r.a.)'a izin verdi. Sa'lebe'nin yolunu tutup gittiler. Yolda Medine çobanlarından birine rastladılar. Hz. Ali (r.a.) ona sordu: - Resûlullah'ın ashabından birini gördünmü? Çoban şöyle dedi: - Galiba siz cehennemden kaçan birini arıyorsunuz? - Evet,i onu arıyoruz. Bizi onun yanına götür, deyince çoban şöyle dedi: - Gece basınca, şu dereye gelir gider, şu ağacın altına oturur. Sonra Yüksek sesle şöyle der: - Rabbine âsi olanın makamı ne kadar düşüktür! Orada beklediler. Gece olunca Sa'lebe geldi; o ağacın altına gidip oturdu. Sonra ağlayarak secdeye kapandı. Selman onun ağlamasını duyunca, ona doğru yürüdü ve şöyle dedi: - Yâ Sa'lebe kalk. Âlemlerin Rabbi seni bağışladı. Bu sesi duyunca sordu: -Habîbim Muhammed nasıldır? Allah'ı ve seni seviyor, dediler. Bilâl namaza kalktığı zaman, Sa'lebe'yi mescide getirdiler. Safın son kısmında durdular. Resûlüllah (s.a.v.) namazda : - "Çoklukla övünmek sizi oyaladı" (Tekâsür sûresi, âyet:1) âyetini okuduğu zaman, bir bağırırş bağırdı. - "O kadar ki; kabirleri ziyaret ettiniz" (Tekâsür sûresi, âyet:2) âyetini okuyunca bir daha bağırdı;dünyadan ayrıldı. Resûlüllah (s.a.v.) namazı bitirince Sa'lebe'nin yanına geldi. -" Ey Selman, onun üzerine su serp." Selman: - Yâ Resûllallah, o dünyadan ayrıldı. Sonra kızı geldi; Resûlüllah'a şöyle dedi: - Yâ Resûlallah, babam nerede? Ona hasret kaldım. Resûlüllah (s.a.v.) ona: - " Mescide gir " dedi. Mescide girince, babasını ölmüş buldu. Elini başına götürdü. - Ah perişan halim, ah babacığım, senden sonra bana kim bakacak? Demeye başladı. Onun bu haini gören Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: -" Ey Hamsane! İstermisin: Ben, senin baban olayım; Fatımada kardeşin?" Buna karşılık şöyle dedi: - Olur Yâ Resûlallah! Resûlullah (s.a.v.) Sa'lebe'nin cenazesine gitti. Kabrin kenarına geldiği zaman, parmak uçlarına basarak yürüdüğü görüldü. Döndükleri zaman, Hz. Ömer (r.a.) şöyle sordu: - Yâ Resûlallah! Kabrin başında parmak uçlarına basarak yürüyordun; nedendir? Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: - "Yâ Ömer! Meleklerin çokluğundan, ayağımın tabanını basacak yer bulamadım ." FAKİH der ki: - Yukarıdaki hikâye çeşitli lafızlarla anlatılmıştır. Söylendiğine göre şu âyet-i kerime o sahabe hakkında nâzil olmuştur. - " O kimselerki: Bir kötülük işledikleri, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı anarlar; günahlarının bağışlanmasını isterler. Günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir? Bir de onlar, günaâh üzerinde bile bile ısrar etmezler. Bunlara rablerinden mağfiret vardır; altından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedî kalırlar. Böyle yapanların mükâfatı, ne kadar güzeldir. " (Âl-i İmrân sûresi, âyet: 135-136) |
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | Arama |
| Stil | |
|
|